İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi;
Madde 3 -Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır.
Doğarsın, üzerinden yaşadığın toprakları, ait olduğun Dini topluluğu seçme şansın olmaz.
Okul dönemin gelirsin okuyacağın okulu seçme şansın olmaz,
Okul biter meslek edinmek istersin, edinmek istediğin mesleğe dair eğitim alma şansın olmaz
Şanslıysan iyi kötü bir okul bitirir ve çok tercih şansın olmadan çalışmaya başlarsın, çok seçme şansın olmaz.
İyi kötü bir mesleğin olur bu sefer evlilik için toplumsal/ailesel baskılar başlar eşini çok doğru seçme şansın olmaz.
Her şey bu noktaya kadar olur da iyi giderse aile olarak hayatını idame ettirmek için para senin mecburen önceliğin olur ve sevdiğin şeyleri yapma şansın olmaz.
Buraya kadar anlattıklarım iyi/kötü herhangi bir 3. dünya ülkesinde karşılaşabileceğiniz olağan şeyler.
Asıl olan sonrası.
Yukarıdaki her noktayı iyi kötü atlattınız bu sefer doğarken tercih edemediğiniz koşullardan yargılanmaya başlarsınız. Temeli cahillik/art niyet ya da her neyse sizi hayatınız etkiler ve ötekileştirilir yargılanır ve suçlanırsınız.
En kötüsü de bu. Doğarken sizinle birlikte gelen şeyler sizin yok edilmeniz için bir araç olarak kullanılır ve ne yaparsanız yapın yakanızı bırakmaz.En doğal hakkımız olan yaşama hakkı siyasi/dini/ırksal ayrımlarla zedelenir.
Cahillikle savaşarak yaşamak hem yaralayıcı hem yaşamayı bir o kadar daha zorlaştırıcı.
Herkesin başta insan olduğunu hatırlayarak yaşamak ve yaşatmak dileğiyle.
5 Eylül 2015 Cumartesi
28 Eylül 2014 Pazar
"Yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın" Nazım Hikmet
Gerçekten de öyle büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın ama Türkiye'de yaşıyorsan ne kadar ciddi olduğunun hiçbir önemi kalmıyor. Neden mi;
-Damperi açık kalan kamyon köprüyü devirir ölürsün,
-Koca koca kuleler dikenler insan hayatını hiçe sayar önlem almaz ölürsün,
-Kırmızı ışıkta durursun arkadan kamyon gelir çarpar ölürsün,
-Kaza olur kendine faydası olamayan kişiler ilk yardım yapmaya çalışır ölürsün,
-Yolda yürürken başına taş düşer ölürsün,
Kısaca ölürsün Türkiye'de her ne kadar ciddiye alsan da hayatı. Hem de bir hiç uğruna, ölümüne sebebiyet veren kişilerin hiçbir yaptırıma uğramayacağını üç gün sonra senin canını almalarına rağmen kendi hayatlarına güle oynaya devam edeceklerini bile bile.
26 Ocak 2014 Pazar
Bu Topraklar ve Bu Toprakların İnsanları
Çok değil 90 yıllık bir ülkenin bir coğrafyanın üzerinden kopan kıyamatelere bakınca insan sormadan edemiyor nedir bizim alıp veremediğimiz, daha düne kadar topyekün tek yürek bu coğrafyayı savunan bir toplum nasıl oluyor da her gün bir yenisini öğrendiğimiz ufacık parçalara, etnik yapılara bölünebiliyor?
İş hayatından bir örnekle bakacak olursak şirketin kurulum aşamasında herşeyin günlü gülistanlık olması ile biraz kar ortaya çıkınca bunun paylaşımı için kopan kıyametler aslında durumu özetliyor. Nasıl ki bu durumda sürekli biz yerine ben deniliyorsa toplumda da ben algısı o kadar ağır basıyor ki bizi toprağa gömüyor.
Hep övündüğümüz ön plana çıkardığımız hoşgörü kültürü bir anda biat kültürüne boyun eğiyor. Ben'in içerisine hapsettiğimiz olguya okadar takılıp kalıyoruz ki bunun dışındaki her görüş her davranış hoşgörüyü silip süpürüyor. Aslında çok zor olmayan her görüşten her inanıştan her davranıştan insanı aynı çatı altına toplayabilme bu yapıyı olduğu gibi kabul edebilme yetisi bir anda uçup gidiyor.
Köy enstitülerinin kaldırılması ile başlayan sonrasında yapılanlar ile toplumun tüm tabakalarına eşit bilincin dağılmasının temeline dinamit koyan her çalışma gün geçtikçe daha da kutuplaştırıyor insanları. Bir başarı varsa eğer mutlaka bir topluluğun egemenliğinde olmalı yaklaşımı her geçen gün insanları biribirinden uzaklaştırdığı gibi çok övündüğümüz hoşgörü kültürümüzü de rüzgara katıp uzaklaştırıyor bizden.
Aslında bu coğrafya belki de toplumun tüm tabakaları ile iletişim kurmanın en kolay olduğu zenginlikte. Bir sıcak çay ve samimim bir merhaba ile herşeyi konuşabilecek iken herkesin kendi özelinde yaşaması ve şekillendirmesi gereken din, kültür, ırk olgularını toplumun temeline koyarak belki de en kötüsünü yapıyoruz bizim ve geleceğimiz için.
Oysa insan en iyi karşıt görüşlü olanlardan öğrenmezmi eksiklerini. Bu değil midir insanı büyüten, olgunlaştıran geleceğe hazırlayan? Bir tezi varsa en iyi antitezlerden öğrenmez mi insan doğruyu?
Ama tekleştirmek, tek düzeleştirmek üzerine kurulan bir yapının kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz hep birlikte. Fransız ihtilalinda olduğu gibi alt tabakaların ne istediğini netleştirerek üst tabakaya bunu anlatması ve hakkını alması maalesef imrenerek baktığımız ama bir şekilde uygulayamadığımız çok uzak bir olgu olarak kalıyor bu coğrafya için.
İçten bir selam ve biraz hoş sohbet ile tüm problemlerinizi çözebildiğiniz, insanları dinleyebildiğiniz bir coğrafyanın kendisini bukadar ötekileştirebilmesi bu kadar çok parçaya ayırıp kutuplaştırabilmesini anlayamıyor insan.
Üstüne üstlük kitapların bomba, kendini bir şekilde ifade edebilmenin dinsizlik, ayrıştırıcılık ile eş tutulması tuz biber ekiyor tüm bunlara.
Ne istediğini bilmeyen, bilmek isteyenlerin ayrıştırıldığı, ötekileştirildiği bir yapı kime ne fayda sağlayabilir?
Sahi bu toplumda birey olmak neden bu kadar zor? Üstelik her fırsatta hoşgörüye sarıldığımız, topraklarından Mevlana gibi "Ne olursan ol gel" diyebilen, hoşgörünün temellerini atan insanların yaşadığı bu coğrafya da?
İş hayatından bir örnekle bakacak olursak şirketin kurulum aşamasında herşeyin günlü gülistanlık olması ile biraz kar ortaya çıkınca bunun paylaşımı için kopan kıyametler aslında durumu özetliyor. Nasıl ki bu durumda sürekli biz yerine ben deniliyorsa toplumda da ben algısı o kadar ağır basıyor ki bizi toprağa gömüyor.
Hep övündüğümüz ön plana çıkardığımız hoşgörü kültürü bir anda biat kültürüne boyun eğiyor. Ben'in içerisine hapsettiğimiz olguya okadar takılıp kalıyoruz ki bunun dışındaki her görüş her davranış hoşgörüyü silip süpürüyor. Aslında çok zor olmayan her görüşten her inanıştan her davranıştan insanı aynı çatı altına toplayabilme bu yapıyı olduğu gibi kabul edebilme yetisi bir anda uçup gidiyor.
Köy enstitülerinin kaldırılması ile başlayan sonrasında yapılanlar ile toplumun tüm tabakalarına eşit bilincin dağılmasının temeline dinamit koyan her çalışma gün geçtikçe daha da kutuplaştırıyor insanları. Bir başarı varsa eğer mutlaka bir topluluğun egemenliğinde olmalı yaklaşımı her geçen gün insanları biribirinden uzaklaştırdığı gibi çok övündüğümüz hoşgörü kültürümüzü de rüzgara katıp uzaklaştırıyor bizden.
Aslında bu coğrafya belki de toplumun tüm tabakaları ile iletişim kurmanın en kolay olduğu zenginlikte. Bir sıcak çay ve samimim bir merhaba ile herşeyi konuşabilecek iken herkesin kendi özelinde yaşaması ve şekillendirmesi gereken din, kültür, ırk olgularını toplumun temeline koyarak belki de en kötüsünü yapıyoruz bizim ve geleceğimiz için.
Oysa insan en iyi karşıt görüşlü olanlardan öğrenmezmi eksiklerini. Bu değil midir insanı büyüten, olgunlaştıran geleceğe hazırlayan? Bir tezi varsa en iyi antitezlerden öğrenmez mi insan doğruyu?
Ama tekleştirmek, tek düzeleştirmek üzerine kurulan bir yapının kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz hep birlikte. Fransız ihtilalinda olduğu gibi alt tabakaların ne istediğini netleştirerek üst tabakaya bunu anlatması ve hakkını alması maalesef imrenerek baktığımız ama bir şekilde uygulayamadığımız çok uzak bir olgu olarak kalıyor bu coğrafya için.
İçten bir selam ve biraz hoş sohbet ile tüm problemlerinizi çözebildiğiniz, insanları dinleyebildiğiniz bir coğrafyanın kendisini bukadar ötekileştirebilmesi bu kadar çok parçaya ayırıp kutuplaştırabilmesini anlayamıyor insan.
Üstüne üstlük kitapların bomba, kendini bir şekilde ifade edebilmenin dinsizlik, ayrıştırıcılık ile eş tutulması tuz biber ekiyor tüm bunlara.
Ne istediğini bilmeyen, bilmek isteyenlerin ayrıştırıldığı, ötekileştirildiği bir yapı kime ne fayda sağlayabilir?
Sahi bu toplumda birey olmak neden bu kadar zor? Üstelik her fırsatta hoşgörüye sarıldığımız, topraklarından Mevlana gibi "Ne olursan ol gel" diyebilen, hoşgörünün temellerini atan insanların yaşadığı bu coğrafya da?
3 Ekim 2011 Pazartesi
karar ver(ebilmek)mek
Hep savunduğum ve arkasında durduğum şey insanların kendi seçimlerini yaşadıkları ve iyi ya da kötü sonuçları kendilerinin seçtiklerinin bilincinde olarak bu durumu kabullenmeleridir.
Bir karar alırsın yoluna devam edersin. süreçte birçok sıkıntı ile karşılaşırsın, sonucunda kazanmak ya da kaybetmek değil bence asıl olan sürecin verdiği heyecandır. Aslında bu heyecanın insanı hayatta tutan tek gaye olduğunu düşünüyorum. İki sonucu olan bir sürece başlıyoruz. üçüncü bir seçenek yok. Bunu biliyoruz ve hayatımızı buna göre şekillendiriyoruz. Ancak iki sonuçtan birisine giderken süreçte yaşanan entrikalar, başarılar, yıkımlar hep bizim adımlarımız ve isteğimiz ile gerçekleşiyor. Bu da aslında sürece ne kadar değer verdiğimizi gösteriyor bir nevi.
Burada asıl soru bence sürecin yaşanıp bitmesinden sonra yaşananlar için olmalı. İlişkiler mesela, yaşanıp bitiyor sonrasında yeniden başlayabilmek ya da başlayamamak ya da başlarmış gibi yapıp kendini kandırmak. bir yerlerde takılıp kalmak ve uzaklaşamamak.
Bazen kendinle başbaşa kaldığında sogularsın kendini, herkesin bir terazisi olduğuna inanırım ki bu terazi en çok kendinle başbaşa kaldığında kusursuz çalışır. Düşündüğün şeyde bir kırgınlık bir yanlışlık ya da en azından sana hissettirdiği bir huzursuzluk varsa çözmelisin bunu ya da tamamen uzaklaşmalı kaçmalısın kendinden bile. Keşkeler yerine net çizgiler koyabilmeli ve yaptığın herşeyden ama gerçekten kendi değerlerini merkeze koyduğunda keyif alabilmelisin. Başkaları istiyor ya da bu kalıpta keyif almalıyım diye değil ama, sadece kendini merkeze koyduğunda olmalı bu.
İnsan en çok kendiyle başbaşa kaldığında keyif alabiliyor ve huzurlu olabiliyorsa gerçekten yaşıyor demektir.
12 Ağustos 2011 Cuma
tecrübe
Birşeyler birikyor hayatta toplamı tecrübe oluyor. Bir yol çiziyorsun kendine geçmişten gelenleri bir araya toplayıp kendince bir analiz yaparak.
Nereye gideceğini nasıl yapacağını hangi riskleri alacağını hep bu tecrübeler gösteriyor sana. Sonra birgün aslında tecrübelerinle hislerinin bir noktada birleşmediğini/birleşemediğini farkediyorsun. Adım atmak istiyorsun, duyguların bir tarafa tecrübelerin bir tarafa çekiyor seni. Hangi yolu seçmeliyim ikilemine düşüyorsun bu defa. Nereden gitmeli, hangisi daha doğru ya da doğru olan ne?
Sorgulama dönemin başlıyor bu defa, herşeyi sorguluyorsun mantıklı bir duygusallık yakalamaya çalışıyosun. Soru işaretleri çoğalıyor etrafında ve ilk çıkıştan kaçmak sorgulamamak istiyorsun, işte en büyük hatalar hep bu sapakta karşına çıkıyor. Hayattaki en büyük tecrübe denildiğinde hep bu sapakta/sapaklarda alınan kararların karşımıza çıkması da bu yüzden.
İnsan kendi devrimleriyle yaşar ancak çoğu zaman başkalarının devrimleri uğrunda yok olur.
Duygularınız ve mantığınızın bir noktada birleşeceği günler yaşamanız dileğiyle.
10 Ağustos 2011 Çarşamba
tanımak üzerine
İlişkilerde yaşanan güven sıkıntısı geldi birden aklıma. Birilerini çok iyi tanıdığını sanırsın yıllar sonra yanılırsın. bazen de gerçekten çok iyi tanırsın sırf bu yüzden kaçarsın.
Galiba herşeyin başı tanımak ya da tanımaya çalışmak. Şunu farkediyorum ki karşındaki insanı ne kadar taırsan onun hakkında ne kadar çok şey bilirsen o kadar karmaşık hale geliyor herşey. Ne yapılabilir bilmiyorum ama bunun iki taraflı sorgulanmas gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.
İki kişiden birisi kendisini çok açık bir şekilde ifade ettiğinde o derece artıyor kaybetme riski. Herşeyde olduğu gibi burada da yine bireysel ve bencil oluyoruz galiba. Hep biz ne zarar görürüz ya da aman bana birşey olmasın mantığı alıp gidiyor ve çoğu zaman beraberinde çok fazla doğru insanı da götürüyor.
İşin diğer bir tarafı varki herşeyi çok açık bir şekilde ifade ettiğinde bir o kadar savunmasız kalabiliyorsun. Biraz stratejik birisi varsa karşında çok ince ve kritik bir noktadan vurabiliyor seni.
Bunun dozu nedir galiba bilemiyoruz ancak bu gidişle kendini doğru ve açık bir şekilde ifade edebilen insanların sayısı maalesef azalacak gibi. Maskelerimizi takıp dolaşacağız ve en iyi bildiğimiz ve en başarılı olduğumuz oyunları oynayacağız kendi oyun alanlarımızda.
Sonrasında yine birçok iyi dilekte ve doğru kişilerin karşımıza çıkması konusunda taleplerde bulunacağız ironik bir şekilde ama bu kadar maskenin olacağı bir yerde bunu istemek bunun peşinde koşmak bizi yine kaybetme yolunda ilerletecek.
Keyifli bir gün olması dileğiyle.
8 Ağustos 2011 Pazartesi
iletişim üzerine
Hep olmayacak ve olmamasını istediğimiz şeyler uğruna savaş veririz ve sorgulamayız boşa geçen bu zamanları. Ne uğruna neden uğruna hayatımızın en değerli şeyini harcadığımızı bir an olsun sorgulamayız.
Çoğu zaman çok görürüz onu birileriyle paylaşmayı oysa olmayacak yerde o kadar bonkör davranıyoruz ki onu harcamak için. Tezatlıklarla dolu bir durum yani.
Çok geç farkediyoruz aslında çok kısa bir süre ya da sadece ilgili olduğumuzu gösterecek bir mimik ile neler kazanabileceğimizi. Sokağımızı temizleyen temizlik görevlisinden tutun da, sabah işe geldiğinizde iş arkadaşlarınıza günaydın demeye kadar ya da sıcak bir gülümseme ile onları karşılamaya kadar atladığımız o kadar detal var ki.
İlişki yönetimi adı altında yıllardır bize alatılan bir sürü terimi kaldırıp sadece bu iki örnekte olduğu gibi davranabilsek, çok küçük yaşlardan bu yana bize nasıl takılacağını çok iyi öğrettikleri maskelerimizi çıkarmayı bir öğrenebilsek aslında herşey çok daha farklı olacak. Ama bunu yapabilmek bile kendi çapında bir kurtuluş savaşı kazanmakla eş değer zorlukta maalesef yaşadığımız ortam ve durumda.
Herkes kendi yargılarının kendi doğrularının peşinde oysa yanlış bile olsa başka yaklaşımların bizleri ne kadar zenginleştirebileceğini bir türlü kabul edemiyoruz hep yargılıyoruz ancak sorgulamıyoruz.
Bu otobüste yer isteyen yaşlı teyzenin işin içi yüzünü bilmeden bir sürü hakaretler savurduğu sonrasında da yer istediği gencin aslında fiziksel engelli olduğunu farkettiği hikayeyi hatırlatıyor bana. Bazen saniyeler farklılaştırır ilişkileri iletişimi.
Bunu bilerek bunu isteyerek ve gerçekten severek yapabileceğimiz yarınların bir an önce gelmesi dileğiyle.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)