26 Ocak 2014 Pazar

Bu Topraklar ve Bu Toprakların İnsanları

Çok değil 90 yıllık bir ülkenin bir coğrafyanın üzerinden kopan kıyamatelere bakınca insan sormadan edemiyor nedir bizim alıp veremediğimiz, daha düne kadar topyekün tek yürek bu coğrafyayı savunan bir toplum nasıl oluyor da her gün bir yenisini öğrendiğimiz ufacık parçalara, etnik yapılara bölünebiliyor?

İş hayatından bir örnekle bakacak olursak şirketin kurulum aşamasında herşeyin günlü gülistanlık olması ile biraz kar ortaya çıkınca bunun paylaşımı için kopan kıyametler aslında durumu özetliyor. Nasıl ki bu durumda sürekli biz yerine ben deniliyorsa toplumda da ben algısı o kadar ağır basıyor ki bizi toprağa gömüyor.

Hep övündüğümüz ön plana çıkardığımız hoşgörü kültürü bir anda biat kültürüne boyun eğiyor. Ben'in içerisine hapsettiğimiz olguya okadar takılıp kalıyoruz ki bunun dışındaki her görüş her davranış  hoşgörüyü silip süpürüyor. Aslında çok zor olmayan her görüşten her inanıştan her davranıştan insanı aynı çatı altına toplayabilme bu yapıyı olduğu gibi kabul edebilme yetisi bir anda uçup gidiyor.

Köy enstitülerinin kaldırılması ile başlayan sonrasında yapılanlar ile toplumun tüm tabakalarına eşit bilincin dağılmasının temeline dinamit koyan her çalışma gün geçtikçe daha da kutuplaştırıyor insanları. Bir başarı varsa eğer mutlaka bir topluluğun egemenliğinde olmalı yaklaşımı her geçen gün insanları biribirinden uzaklaştırdığı gibi çok övündüğümüz hoşgörü kültürümüzü de rüzgara katıp uzaklaştırıyor bizden.

Aslında bu coğrafya belki de toplumun tüm tabakaları ile iletişim kurmanın en kolay olduğu zenginlikte. Bir sıcak çay ve samimim bir merhaba ile herşeyi konuşabilecek iken herkesin kendi özelinde yaşaması ve şekillendirmesi gereken din, kültür, ırk olgularını toplumun temeline koyarak belki de en kötüsünü yapıyoruz bizim ve geleceğimiz için.

Oysa insan en iyi karşıt görüşlü olanlardan öğrenmezmi eksiklerini. Bu değil midir insanı büyüten, olgunlaştıran geleceğe hazırlayan? Bir tezi varsa en iyi antitezlerden öğrenmez mi insan doğruyu?

Ama tekleştirmek, tek düzeleştirmek üzerine kurulan bir yapının kaçınılmaz sonuçlarını yaşıyoruz hep birlikte. Fransız ihtilalinda olduğu gibi alt tabakaların ne istediğini netleştirerek üst tabakaya bunu anlatması ve hakkını alması maalesef imrenerek baktığımız ama bir  şekilde uygulayamadığımız çok uzak bir olgu olarak kalıyor bu coğrafya için.

İçten bir selam ve biraz hoş sohbet ile tüm problemlerinizi çözebildiğiniz, insanları dinleyebildiğiniz bir coğrafyanın kendisini bukadar ötekileştirebilmesi bu kadar çok parçaya ayırıp kutuplaştırabilmesini anlayamıyor insan.

Üstüne üstlük kitapların bomba, kendini bir şekilde ifade edebilmenin dinsizlik, ayrıştırıcılık ile eş tutulması tuz biber ekiyor tüm bunlara.

Ne istediğini bilmeyen, bilmek isteyenlerin ayrıştırıldığı, ötekileştirildiği bir yapı kime ne fayda sağlayabilir?

Sahi bu toplumda birey olmak neden bu kadar zor? Üstelik her fırsatta hoşgörüye sarıldığımız, topraklarından Mevlana gibi  "Ne olursan ol gel" diyebilen, hoşgörünün temellerini atan insanların yaşadığı bu coğrafya da?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder